Bahar, ışık, Nevruz yoncası, Dita e Verës ballokume’si

Mevsim farklılığı yaşayan her kültürde, bir şekilde bir bahar bayramı var. Nasıl olmasın ki zaten, eskiden kolay mıydı bir kışı daha atlatıp bahara ulaşmak? “Yeni yıl”ın birçok kültürde baharda başlaması da şaşırtıcı değildi, çünkü ancak baharla doğa yenileniyor ve yeni döngü başlıyordu. Tabii tüm bunlar, doğayla bağımızın çok daha sıkı olduğu dönemler içindi. Ama bugün, doğadan uzaklaştığımızı fark ettikçe doğayla ilgili özel günlere daha çok dikkat eden, bunları yeniden öğrenmek isteyenlerin sayısı da artıyor. Birbirimizin kültürlerindeki günleri öğrenip adapte oluyoruz. Kendi bildiğimden örnek vereyim, eskiden marteniçkayı ağırlıklı olarak Bulgaristan göçmenleri bilir ve kutlardı, şimdi ise mart ayında ne kadar çok insanın bileğinde kırmızı-beyaz bileklik gördüğüme bakınca çok şaşırıyorum! Pagan dönemlerin bereket dağıtan bilge yaşlı kadını Baba Marta, şimdi belki de çok daha fazla insanın öğrendiği bir figüre dönüşüyor. (“Baba” burada “nine” manasında, “babuşka” gibi.)

Doğayla bağın sıkı olduğu dönemlerde, inançlar da ağırlıklı olarak doğa olaylarından etkileniyordu; tanrı ve tanrıçaların şimşek, yağmur, güneş, toprak, doğurganlık ve bereketle ilişkilendirilmesi de tabii çok “doğal”dı. Pagan dönemlerin bu inanışları, sonrasında dünyanın geneline farklı farklı dinler hakim olsa da aslında hiç kaybolmadı, sadece dönüştü. Dönüşen bu inançlardan kâh Pesah (Hamursuz) doğdu, kâh Paskalya (Easter), kâh Nevruz, kâh Hıdrellez… Emin olabilirsiniz, hepsinin doğuşu tek tanrılı dinlerden önceki ortak hafızamıza dayanır. Çünkü insan toplulukları genelde tamamen unutmuyor, ama yeni inançları ve ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürüyor. (Daha önce bunu bahar bayramları yazısında detaylandırarak anlatmıştım, ne nasıl dönüşmüş, etimolojik ve kültürel bağlantılar neler diye merak edenler bakabilirler.)

Ortak bir hafızanın ürünü olan Nevruz da o bahar bayramlarından biri olarak ışığı, güneşi, yenilenmeyi, bolluk ve bereketi simgeliyor. Anadolu ve Mezopotamya’da Türkler, Kürtler ve ve İranlılar, Orta Asya’da Azeriler, Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler ve tam sayısını bilemeyeceğimiz için “kim bilir daha kaç halk” diyeceğimiz kadar fazla topluluk tarafından kutlanan bir gün. İsmi Newruz, Novruz, Newroz gibi küçük farklılıklarla anılıyor; Zerdüşt ve Bahariler’in kutsal günü/bayramı olarak kutlanıyor ve hikayesi de kültürel olarak farklılıklar gösterebiliyor (Demirci Kawa Efsanesi gibi). Fakat değişmeyen şey, bu günün ışıkla yani ateşle ve bereketle, yani yemekle sembolize edilmesi. Ateş üstünden atlamaktan o gün evde ocak söndürülmemesi, bayram sofrasına ateşi sembolize eden bir mum konması gibi adetler nevruzun “ışık” boyutunu yansıtırken, sofraya semeni ya da Nevruz yoncası denen, Nevruz’dan önce hususi yeşillendirilen çimenin konması ve S ile başlayan 7 farklı gıdanın da ona eşlik etmesi, bayramın bolluk bereketle ilişkilendirilen yanını sembolize ediyor. Semeni veya “Nevruz yoncası” denen bu yeşillik, genelikle buğdayın (bazen mısır veya nohutun) günler öncesinden bir kaba ekilip sulanıp yeşillendirilmesiyle yapılıyor. Sonra sofranın veya bir tepsinin ortasına oturtulup etrafına S harfiyle başlayan yiyecekler konuyor. Azerilerde ve Farısilerde sumak, sirke, sebze ortak; bunun dışında Farsçada ismi s ile başlayan iğde (senced), elma (sîb), sarımsak (sîr) de masaya eklenenlerden. Ayrıca masaya bir de ışığı çoğaltan, yansıtan, yani aydınlığı sembolize eden ayna (Azericesi güzgü) konuyor. Zaten sofra da öyle yedi S ile başlayan gıdayla kalmıyor, bayrama özgü nice özel yemek yapıp yeniyor!

Eh, işin kültür boyutunu öğrenmek nispeten kolay, çünkü açıp okuyoruz. Ama o geleneksel tatları tatmak öyle değil! Sevgili Bilge, bana geçen sene ayı temsilen yaptıkları tereyağlı şekerbura kurabiyelerinden ve alevi temsilen yaptıkları paxlava (bir baklava türü), ve güneşi temsilen yaptıkları şorgoğal (tereyağlı bir hamurişi) ikram etmişti de, ayıla bayıla yemiştim! Bilhassa kurabiyelerin süslenmesi tam bir sabır işi… Keza paskalyayla özdeşleştirilse de, yumurta gibi eski dönemler için son derece kıymetli bir protein kaynağı olan (ve o zamanlar yılın 12 ayı bol bol bulunup yenemediği için daha da önemli hale gelen) yumurtaların Azeri Nevruz sofralarında da boyanıp süslenip yer aldığını öğretmişti.

Bu sene ise dostlarım sayesinde yeni bir bahar bayramı daha öğrendim, Arnavutların Dita e Verës’ini… Anlamı “Yaz Günü” olan bu gün, Nevruz’dan bir hafta önce, 14 Mart’ta kutlanıyormuş ve aynı yumurta boyama/süsleme geleneği onda da varmış. Ne yazık ki, Türkiye’ye göçen birçok Arnavut, bu adetlerinin “gavur adeti” olarak yaftalanması yüzünden bunu yapmayı bırakmışlar. Ancak 14 Mart’tan önce evi dip köşe temizlemeyi (tanıdık geldi mi?) ve tereyağı, yumurta, mısır unu, şeker ile yapılan, büyük bir kurabiyeyi andıran ballokume’yi yapmayı bırakmamışlar. (Ballokume de “ballı lokum” tabirinden geliyor imiş ve özellikle Elbasan civarında yaygınmış.) Ne de olsa bayram demek, her kültürde ağız tatlandırmak demek… Nitekim semeni denen yeşillendirilmiş buğdayla sonrasında bir tür helva yapıp yemek de Nevruz geleneklerinden. Ayrıca bizimkilerin 1 Mart’ta taktıkları marteniçkayı Arnavutlar da 14 Mart’ta bileklerine takıyorlarmış…

Bileklik demişken, bitti mi, bitmedi. Sevgili Silva Özyerli vasıtasıyla öğrendim ki, Süryanilerin 25 Mart’ta kutladığı Siboro/Suboro (Müjde, Muştu) Bayramı’nda kırmızı-beyaz veya kırmızı-beyaz-siyah iplerle örülen bileklik takılması geleneği var. Ezidiler ise Nisan’da kutladıkları Çarşema Sor’da “basımbar” dedikleri bileklikler örüyorlar, yeşil-sarı-kırmızı iplerle örülen bilekliklerin hastalıktan koruduğuna inanıyorlar. Ayrıca benzer şekilde, Çarşema Sor’da da yumurta boyanması geleneği var.

Bir bakın… Bahar temizliğinden çaput bağlamaya; hamurlu şekerli tatlılardan yumurta boyamaya; masada bolluğu kutsamak için eskiden ancak baharda çıkan yumurtaya, süte, sütten yapılan tereyağına yer vermekten ışığı, ateşi, sıcağı sembolize eden adetler yaratmaya, “bahar” mevsiminin belirgin şekilde yaşandığı büyük bir coğrafyada (kabaca Hindistan’ın kuzeyinden ta Avrupa’nın ucuna dek) bahar bayramları gerçekten müthiş bir “insanlığın ortak hafızası” mirasını barındırıyor. Düşününce kaç farklı inanç, o inançların kaçar farklı mezhebi, bugün hâlâ doğadan ilham almış pagan adetlerinin izlerini taşıyor. Bu bir yandan inanılmaz ilginç, bir yandan da çok normal: çünkü aslında hepimiz ortak ihtiyaçları, özlemleri olan varlıklarız, sadece bunları yansıtma yolumuz değişik.

Hıdrellezde umarım bir yazı da onun için yazacağım… Hepimize mutlu baharlar!

——-

Not: Anlattıkları, öğrettikleri şeyler için Bilge Mehmetzade, Elif Ezgi Gönel Birdoğan, Melike Pelister, Zeynep Koçak ve arkadaşı Selda ile Silva Özyerli’ye teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s