Paris’ten bir bistro, bir cafe…

Geçenlerde Basta! Neo-Bistro’dan bahsederken, biraz bistro nedir, ne değildir meselesine girmiş, çok hoşuma giden L’Industrie’yi de örnek vermiştim. İstedim ki madem oradan girdik biraz, devam edelim. Zira hem seyahatlerimi hatırlamayı seviyorum hem de bence yemek konusu bir bütün, bazı şeyleri daha iyi anlamak için de karşılaştırmalı örnekler üstünden düşünmek gerekiyor. Ayrıca insanın elinden alınamayacak bir şey varsa o da hatıralardır, -seyahate çıkamazken de oturduğumuz yerden seyahat ederiz zihnimizde, özlediklerimizi hatırlarız…

Keyifle hatırlanan yerleri özel yapan biraz da günün duygusu, atmosferidir tabii. O gün L’Industrie’de çok sevdiğim, çok kıymet verdiğim ve özlediğim biriyle buluşmuştuk. “Bir bistronun olmazsa olmazı müdavimleridir” demiştim ya hani, işte o da oranın müdavimi idi. Mekan da zaten şaşaalı bir yer değil, tam aksine hakiki bir müdavim mekanı; Bastille yakınlarında, “mahallemizin bistrosu” tadında. Bu benim ayrıca hoşuma gitti; çünkü havası, doğallığı, yemeklerin lezzeti, o anda hepsi bir bütün oldu kafamda. Yalnız bu isimde karşılıklı 3 farklı binada mekanı var bu yerin, kafanız karışmasın. Biz köşedeki, dışı kahverengi olana oturduk; burası eski olan yermiş, yeni yerlerinde masalar çok sıkışıkmış, öyle dedi dostumuz.

Yerimize oturup biraz hoşbeş ettikten sonra, hafif acıkmış halde menülere bakmaya başladık. Menü tipik bir bistro menüsüydü, güzel ama aşırı da alengirli olmayan yemekler, basit soslar ama doyurucu ve iyi tabaklar… (Türkiye için o tabakların bazılarının epey “alengirli” kaldığını kabul ediyordum tabii!) Eh yanınızda bir müdavim varsa ondan illa ki öneri alırsınız. O “Burada çok güzel vatoz kanadı yaparlar, Türkiye’de neden yenmez hiç bilmem, bence çok güzel balık” derken ben de tam “Türkiye’de bulamayacağım bir şey yiyeyim bari” diye düşünüyordum. Ama tam bunun üstüne “Bir de ördek confit’yi burası çok güzel yapar” demesin mi! Mesele şu ki, bir yerde ördek confit varsa ben zaten direkt onu yerim, dayanamam; hele güzel yapıldığı söylenmişse affetmem mümkün değil! E tabii tam o noktada bir çift olarak seyahat etmenin faydaları devreye girdi, ördeği ben aldım, vatozu Alp. Ördek muhteşemdi hakikaten, sosu da çok güzeldi, afiyetle yiyip pek memnun kaldım. Vatoza gelince, o da gayet lezzetliydi, ama dokusu benim için fazla yumuşaktı. Ben zaten herkesin pek sevdiği dil balığını ben çok sevmem, tereyağı gibi yumuşacık dokusu var diye. Ama yumuşak dokulu balık seviyorsanız kesinlikle bayılırsınız. Tadı gayet iyi çünkü. O yüzden bir yerde görürseniz deneyin bence.

Fotoğraflarda yok ama, taze çırpılmış kremayla pek hoş bir tart tatin de yemiştik o akşam; hamuru az, elması bol. İç ısıtan tatlılardandır bence o da, sıcak bir sarılma gibi… Bu bakımdan yemeklerden bahsetmek kolay, duygulardan ise o kadar kolay değil. Çok sohbet ettiğimiz, dostumuz “Bana İstanbul kokusu, havası getirdin” dediğinde ise gözlerimizin dolduğu bir akşamdı o. Kim bilir, belki yine bir zaman orada buluşuruz; aradan yıllar geçmemiş gibi…



Aradan yıllar geçmesi dedik madem, yine aynı gidişimizde Paris’te bıraktığımız gibi bulduğumuz ve o aynılığıyla bize umut vermiş bir cafeden de bahsetmeden olmayacak. İnsanın sevdiği bir yeri yıllar sonra hiç değişmemiş bulabilmesi büyük bir mutluluk sebebi bence ve İstanbul’la ilgili en üzüldüğüm şeylerden biri bu: mekanlar hızlıca kapanır, mekan kapanmasa civarı değişir, hiçbiri olmasa mekanın kendisi kalitesini bozar. Benim bu konuda hususi bir rahatsızlığım var, daha yıllar öncesinden başlayan bir rahatsızlığım… Neyse ki hiç olmazsa dünyanın bazı şehirlerinde durum böyle değil, çok şükür!

Paris’in sembol binalarından biri olan Comédie-Française’in hemen yanında, Colette meydanındaki Le Nemours, önünde meydana bakan sandalyeler, Kir Royal’in eksik olmadığı kokteyl menüsü, tipik tabaklarıyla nefis klasiklikte bir Fransız cafesi… Binası, havası da pek hoş. Önü açık, aydınlık bir meydana bakıyor oluşu, nazik garsonları, güzel ambiyansının yanı sıra doyurucu porsiyonları, Louvre’un dibinde olmasına rağmen turistik olmayışı ve makul fiyatları, tarihî şıklığıyla gerçekten mutlu eden bir yer burası.

Seçmeniz için birçok yerde olduğu gibi tepsiyle önünüze gelen tatlıları arasından seçim yapmak çok zor örneğin, çünkü hepsi pek güzel. (Limon ve fesleğen kremalı, çilekli tartı efsane çıkmıştı mesela!) Ayrıca atıştırmak için harika kişleri, sandviçleri ve bizim gibi gündüzden yarım kilo peynir yemediğiniz günlerde tercih edebileceğiniz güzel peynir tabakları var. Alp gibi çıtır ekmeğe yapılmış sandviçlere ölüyorsanız da çok doğru yer mesela! Benim böyle yerlerde favori ikililerimden biri ise kiş yerken Kir Royal içmektir, çok severim, bıraksanız böyle kahvaltı bile ederim! Ama “Lillet” adlı bir Fransız aperitifini de çok seviyoruz, denk gelirseniz onu da deneyin.



Bu cafe’yi yazmam için Alp seçti bu arada, “Burayı yaz, insanlar Louvre yakınlarında güzel yer bulabilsinler” dedi. Biz aradan yıllar geçtikten sonra, burada yine güzel birkaç saat geçirmiş ve önceki gelişlerimizde de olduğu gibi mutlu kalkmıştık. İşin daha güzeli, eminim ki bir iki sene sonra gitsek yine her şey yerli yerinde olur ve yine her şeyi bıraktığımız gibi buluruz…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s