Varna’da nefis bir durak, Pechkata

Bir önceki yazıda Targovishte’deki yemyeşil Borovo Oko gölüne nazır bir restorandan bahsetmiştim, bu sefer ise Varna’da denize nazır Pechkata’dan bahsedeceğim. Çok tatlı bir ambiansı, şahane bir menüsü, oldukça geniş bir şarap listesi olan bu güzel mekanı bir arkadaşımın önerisiyle keşfettim ve çok memnun kaldım.

Pechka bildiğim nadir Bulgarca kelimelerdendi benim, “soba” demek, Pechkata ise “sobaya” anlamına geliyor. Mekan çok sevimli, bir de isminden dolayı mıdır nedir, sanki daha da bir tipik geldi bana atmosferi. Direkt mekan içinde bir taş fırın, açık mutfakta çalışan şefler, ortamın renkleri, hepsi hoş detaylar… Mekanın bir tarafı sanki bir evin salonuymuşçasına döşenmiş, ortadaki masalar küçük bir yolun iki tarafına sıralanmış hissi veriyor, ayrıca kumsalda da direkt denize baka baka yemek yemek mümkün.

Biz o akşam hava çok rüzgârlı olduğu için içerideki oda benzeri tarafa geçtik ve hemen siparişleri verdik, zira önceki yazıda detaylıca belirttiğim “yavaş servis prensibi” gereğince açlıktan ölmek Bulgaristan genelinde çok mümkün! Yine orada belirttiğim gibi ekmekler genelde ekstra. Burada ekmek siparişiniz menüye göre alınıyor ve taş fırında pişmiş sıcacık pide şeklinde geliyor, “düz ekmek” yok. Biz şu kekikli pidemsiden sipariş verdik ve ısmarladığımız söğüşle birlikte onu iki dakikanın içinde sıcak sıcak, kendimizden geçerek yediğimiz için bir tane daha söyledik.

Yemek olarak Alp köpek balığı filetosu, babam ve kebabçe söyledi, bense midye aldım. Ortaya da kızarmış kalamar söyledik. Kızarmış kalamarlar birçok yerde farklı boyutlarda ve bacaklı geliyor, yani standart dondurulmuş kalamar kullanmıyor birçok yer, artı puan. Birçok deniz mahsulü gibi (Yunanistan kadar olmasa da, Bulgaristan’da da deniz mahsulü çok seviliyor, yaygın ve ucuz) midye çok yaygın, özellikle “Belçika usulü” diye bilinen moule mariniere’in birçok yerde servis edildiği dikkatimi çekti (ki daha önce Nesebar’a gittiğimde de denk gelmiştim). Portekiz’deki bol sarımsaklı, zeytinyağlı, beyaz şaraplı midyelere daha bir bayılsam da, soğanlı, maydanozlu, tereyağlı ve beyaz şaraplı bu midyeler de az nefis değil! Bir tencere dolusu midyeyi sosuyla beraber mutlulukla mideye indirdim.

Tabii Bulgaristan’ın en ünlü yemeklerinden biri kebapçe. Şişlere geçirilerek ve ateş görerek pişirildiği için adını bir pişirme yöntemi olan “kebap etmek”ten alan (yani aslında “yemek olan kebap”tan almayan) bu yemeği Türkiye’deki kıyma kebaplara benzerlik beklentisiyle yerseniz biraz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Aslında bu daha ziyade souvlaki’ye benzeyen bir kebapçık zira (evet, çe=çık). Buradaki de iyi bir kebapçe örneği. Baharat kullanımı genelde bu civarlarda olduğu üzere yok denecek kadar az. Porsiyonu da Türkiye’deki 1,5 porsiyon kebaba denk!

Gelelim köpek balığına… Ben daha önce köpek balığı yemiştim, ama sanırım başka bir yeriydi ki dokusu çok farklıydı. Bu ise standart, kötü olmayan ama çok özellikli de olmayan herhangi bir fileto idi, zaten kızartma oluşuyla da kolayca herkesin bildiği bir tada yaklaşmış oluyor. Söylemeseniz çoğu kişi köpek balığı olduğunu tahmin etmez ve afiyetle yer. (Nitekim pubmed’deki şu araştırmada hakikaten farkında olmadan köpek balığı yemenin ne kadar yaygın olduğunu gördüm, araştırılan bölgede köpekbalığı eti yiyenlerin %77,5’i köpekbalığı eti yediğinin farkında değilmiş. Yani muhtemelen çoğumuz farkında olmadan tatmışızdır o bölgede olmasak da… Yediğimiz “kılıç şiş”lerin bazılarının köpek balığı olduğunu söyleyen otelci/aşçılar da var malum!) Açıkçası yemezseniz hiçbir şey kaybedeceğiniz bir tat değil. Yedikten sonra öğrendiğime göre de hem ekolojik açıdan zararlı hem de çok fazla ağır metal depoladığı için yenmesi insan sağlığına da zararlı. (Bunları da yine pubmed makalelerine bakınca fark ettim.) Kendi adıma sağlık neyse de, ekolojik denge adına pek yememeyi tercih edeceğim bundan sonra.

Yazıyı daha fazla “sağlık ve çevre konulu panel” haline getirmeden ibreyi şarap meselesine kırıyorum. Başlangıçta Türkiye ile Bulgaristan çok farklı yerlerde değildi belki, ama Bulgaristan bu konuda çok yol kat etmiş, elbette fiyat, sübvansiyon, vergi gibi avantajların çok işe yaradığı kesin. Hem ithal şaraplar Türkiye’den çok daha uygun fiyata, hem de yerli şaraplar arasında harika örnekler var; dolayısıyla hemen her yerde (Türkiye’de anca klas restoranlarda rastlanabilen) sayfalarca süren şarap menüleriyle karşılaşmak mümkün. Ben o akşam biraz inceledikten sonra yerli üzüm denemek istediğim için mavrud ve rubin üzümlerinden yapılmış, Melnik bölgesinden bio bir roze olan Korten’in rozesini seçtim ve beklentimin de çok üstünde bir şarapla karşılaştım. Çok diri ve neşeli bir şarap; kiraz, kırmızı ve siyah meyveler, erik notaları belirgin, bunların yanı sıra ben çok net şekilde gül ve benzeri çiçek kokuları aldığımı hissettim. Asiditesi dengeli, içimi kolay, lezzetli bu şarabı bir yaz gecesinde içmek belki de en doğru tercih! Gerçekten çok mutlu etti.

Hesaba gelince, dört ana yemek, bir kalamar, salata, iki pide ve bir şişe şarapla 120 leva yani 1200 lira civarındaydı. Yediğimiz her şeyden gayet memnun kaldık, ortamı da çok beğendik, dolayısıyla fiyat da gayet makul… Servis, eh, dediğim gibi, her yerde olduğu üzere yavaş… bu arada Pechkata Varna’nın tam göbeğinde, bir yanı kocaman bir park diğer yanı ise plajlarla dolu olan bir alanda. Dolayısıyla hem parkta gezinebilir hem denize girebilir hem de burada afiyetle yemek yiyebilirsiniz!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s