Koh Samui ve 25 yaşım

Asya’nın uzak kıyıları, sanırım ilk üniversite yıllarımdayken ilgimi çekmeye başlamıştı. O zamanlar bu coğrafya üzerine bir master tezi yazacağımdan haberim yoktu, lakin ilgim başlamıştı. Okulda bize tarihi hiç mi hiç anlatılmayan bu coğrafyayı kendimce merak edip okumaya başlamıştım. Tayland ise Asya’da ilk seyahat ettiğim yerdi. Yaşım 25’ti ve ben müthiş heyecanlaydım!

Tayland’da ilk durağım(ız) Koh Samui’ydi, adada birkaç gün geçirip tatil yaptıktan sonra Bangkok’a gitmeye karar vermiştik. Ada halkının yapmacık değil, içten gelen güleryüzlülüğü, sakinliği ruhumuza çok iyi gelmiş, Bangkok’a geçince bunun kıymetini daha da iyi anlamıştık!

Doha aktarmalı uçuşumuzla Bangkok’a varıp oradan da üçüncü uçuşla Koh Samui’ye ulaştığımızda “dünyanın en güzel havaalanı” lakaplı bir yere ineceğimizden haberimiz yoktu, ama inince gördük! Tamamen açıkhava bir havalaanı düşünün, her yeri yemyeşil, kocca bir park gibi… Göletlerde nilüferler yüzüyor, kuşlar şakıyor. Herhalde uçağınız rötar yapsa üzüleceğiniz son yer burası olur! Havaalanı otobüsü de böyle yanları açık, sevimli bir şey… Haliyle insana bir “Cennete geldim galiba!” hissi hasıl oluyor.

Kalacağımız yere vardığımızda bize ilk ikram edilense kasımpatı çayıydı. Altın rengi ve yüzlerce yaprağıyla kasımpatı Güney Asya’da genel olarak bereket, şans sembolü, Çin kültürününde de önemli bir yeri var. Tayland’da da onun çayını sık sık servis ediyorlar, ama soğuk ve çok şekerli bir halde! Belki de o yüzden kasımpatı şerbeti demeliyim! Sanırım Tayland’daki ilk yiyip içtiğim şey, işte bu çaydı.

Otele varınca eşyalarımızı bırakıp okyanusa koşmuş, sahilde biraz dinlenmiş, akşam da soluğu etraftaki restoranların en az turistik gözükeninde almıştık. İçeride müşteriler turist ve yerli karışıktı. Menüleri de çift dilliydi, ama bazı yemeklerin yanında “Turistlere servis edilmez” notu vardı. E haliyle yazıyı görünce merak edip sordum. Taylandlılar inanılmaz acı yediği için, bazı yemeklerin turistlerin acı kaldırabilme seviyesinin çok çok üstünde olduğunu fark edip bu notları iliştirme ihtiyacı duymuşlar, kibarca “Boşuna sipariş edip para harcamayaın, nasılsa yiyemeyeceksiniz” demeye getiriyorlar. Eh, benim öyle bir iddiam zaten yok! Üstelik, Urfalı Adanalı filan oldukları için Taylandlılar kadar acı yiyebildiklerini zanneden iki aşçıya epey gülmüşlüğüm de vardı: Çok eskiden çalıştığım bir restoranda, aşçılardan ikisi Taylandlıydı ve kendilerine hazırladıkları pad thai ile müşterilere hazırladıkları arasında acı yönünden dağlar kadar fark vardı, onların tabakları neredeyse acıdan tüter halde olurdu! Bu bahsettiğim aşçılarsa erkek ve Türkiye’nin güneydoğusundan olmalarına güvenerek onların yemeğinden yemeye kalkmış, sonra da çok fena boylarının ölçüsünü almışlardı! “Ya sen bunların böyle ufacık durduğuna bakma, bu kadınlar deli acı yiyor!” dediğinde içimden “E biliyorum yiyorlar, tabağa baksan belli oluyor zaten, sen neyine güvendin ki, erkek oluşuna mı?” demek gelmişti, ama işte insan her yerde her şeyi söyleyemiyor!

Neyse, sizin anlayacağınız, zaten pek acı yemeyen bir insan olarak dikkatliydim. Siparişini verdiğim her kalem için “Bu acı mı? Ne kadar acı? En acısız halinden istiyorum” demeyi ihmal etmedim, çünkü biliyordum ki onlara acısız gelen bile bana acı gelecekti zaten, İstanbulda yediğim Thai yemeklere benzemeyecekti önüme gelenler, farkındaydım. En son şöyle papayalı filan bir salata kestirdim gözüme, iki de Chang bira söyledik, sipariş işi bitti. Muhteşem kokular eşliğinde yemekler masaya geldiğinde ben zaten çoktan fena acıkmıştım. Tazecik, her şeyi ince ince doğranmış salata göz alıyordu. İlk ondan başladım… Ve ağzımdan alevler, gözümden yaşlar fışkırdı! Ah zavallı ben, her şeyin acısını sorarken salatanın acı mı olduğunu sormak hiç aklıma gelmemişti! Meyvelli yeşillikli güzel bir salata söyledim diye düşünüyordum, nereden bilebilirdim ki papaya salatasının Tayland’a özel bir acı biberli salata olduğunu! Her şeyi sordum sordum da, sormadığım tek şeyden golü fena halde yedim! O acı ağzımı öyle bir kavurdu ki, ağzıma ilk onu attığım için o gece yediğim hiçbir yemekten bir şey anlamadım, serinletsin diye kendimi Chang biraya verdim… Yemeğin filan da fotoğrafı yok, sadece yemeklerin gelmesini beklerken çekilmiş “başına geleceklerden habersiz masum köylü” fotoğrafım var!

Neyse ki sonraki günler daha şanslıydım. Adadaki “balıkçı köyü” civarına gittiğimizde, sahilde birbirinden şirin yerlerden birine dalmıştık. Canım fena halde çay çekiyordu ve hazır çayın kalbine yakınken neden çay içmiyordum, değil mi? O iskelenin orada, minderli sedirlerden birinin üstüne oturup içtiğim akşamüstü çayının tadını hiç unutamadım. Hayatın tamamen sakin anlarından biri, “altın saatler” denen gün batımı saatleri, dalga sesleri… Hani hatırladıkça huzur dolduğunuz anlar vardı ya, işte öyle bir andı. İyi ki o anda orada o çayı içmişim…

Akşam oralarda dolanırken, gündüz beach gibi olan yerlerin akşam restorana dönüştüğünü fark etmiştik. Gözümüze sempatik gözüken bir tanesine oturup sipariş verdik. Konuşurken, adamın aksanından Fransız olduğunu tahmin ettik ve bingo! Koh Samui’ye gelip hayran kalmış, orada dükkan açmış bir Fransız imiş sahiden. Önce “Ne hayatlar var, nerden nereye” diye biraz muhabbet ettik, sonra onun tavsiyesiyle hayatımda yediğim en güzel sarı köri yemeklerinden birini yedim. Sarı köri zaten genel olarak kırmızısından daha yumuşak ve bence daha lezzetli bir tada sahip olur, ama bugün çeşitli Asya ülkelerinde birçok farklı köri tabağı tatmış olmama rağmen hâlâ öyle güzeline az denk geldiğimi söyleyebilirim. Sos içinde lezzetlenen sığır eti ve patatesler yumuşacıktı, sos mis gibi kokuyordu üstelik acısı da gayet yumuşak bir ayardaydı. Nefis!

Koh Samui’ye dair aklımdaki en net karelerden biri, bu veranda ve kurbağa sesleri.

Her yeri orkidelerle dolu olan, her yerde su kaplarının içinde çiçekler yüzen, küçük ve rahat bir adaydı Koh Samui, kesinlikle Phuket gibi “çılgın bir gece hayatı” vadetmiyordu, eh doğrusu benim de öyle bir şey aradığım yoktu. Çeşit çeşit kurbağa ve kuş sesleriyle birkaç gün geçirdiğim, gri çizgili sarı palyaço balıklarının hareketsiz durduğumda beni kaya sanıp etrafımda yüzebileceğini fark ettiğim ve ilk kez tırnağım kadar küçük yüzlerce yengecin kumları kazıp çıkarak suya doğru yan yan yürüyüşünü izlediğim yer olarak Koh Samui benim için yalnızca huzur, rahat ve neşeyle eş anlamlı olarak zihnime kazındı. Bir küçük cennet olarak…

Dönüş uçuşunu beklerken, o güzelim havaalanında. Sanırım arkamdaki yer de uçuş kulesi oluyor!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s