Çoğu zaman “Ne ara dinleniyorsun? Bu tempoya nasıl dayanıyorsun?” gibi sorular soruluyor bana. Cevap veriyorum, kitap okurken ve kitap okuyarak. Bu senem daha da yoğun olduğu için, keyfine okumalara daha çok vakit ayırdım mesela ve ilaç gibi geldi!

Her sene, editörlük işimin dışında, “keyfine” okumalarımı listeliyorum; kimi yeni, kimi yeniden okunmuş, kimi çok, kimi daha az beğenilmiş. (Risk almak da önemli, her zaman garanti yazar-garanti kitap okunmaz!) Bu senenin listesinde, bazılarını zaten sevdiğim yazarların adları var ve onların kitaplarını beğenmem şaşırtıcı değil. Ama yine de unutmamalı, insan sevdiği bir yazarda da her zaman aradığını bulamıyor: Mesela Salman Rushdie’yi çok severim, ama Harun ile Öyküler Denizi tam bir hayalkırıklığıydı benim için.
O yüzden, şimdi izninizle, sevgili Aleksiyeviç’i bir kez daha öveceğim. Onun Kızıl İnsanın Sonu: İkinci El Zaman kitabı, tüm hayatım boyunca okuduğum en iyi kitaplar arasındadır, ama Kadın Yok Savaşın Yüzünde de ondan hiç aşağı kalmıyormuş. Muazzam, tek kelimeyle muazzam bir kitap. Sert, gerçekçi, dokunaklı, kitapları gerçekten seven hiç kimsenin okumadan geçmemesini dileyeceğim bir kitap. Hâlâ Aleksiyeviç’le tanışmamış olanlar varsa lütfen, lütfen kendilerini bu kadından mahrum bırakmasınlar. Okuyacağınız şeyler hazmetmesi kolay şeyler değil, evet, her ruh haline uygun düşmeyebilir. Ama iyi bir kitap okurunun Aleksiyeviç’siz kalması, en başta kendine kayıp. O yüzden bu senenin benim için en iyi kitabı, tartışmasız olarak Kadın Yok Savaşın Yüzünde.
Hüseyin Rahmi Gürpınar benim kıymetlim, bunu artık bilmeyen yok. Ama sonuçta onun da her kitabı bir değil. Opus magnum’u Şıpsevdi nasıl diyalog yazımı, gündelik hayatı yansıtışı bakımından bir şaheserse (ki geçen sene artık kim bilir kaçıncı kez yeniden okumuştum, hâlâ fikrim aynı!), Osmanlı yenileşmesini, Tanzimat sonrasını anlamak için de şart kere şart bir kitap. Buna mukabil, Kokotlar Mektebi de devrim sonrasındaki gündelik hayattaki bir kesiti, bilhassa 30’lara doğru dünyayı anlamak için şahane bir örnek. “İdeal, kültürlü metresler yetiştirme” işini meslek edinen bir kadının okulu üstünden Gürpınar, okuduğunuzda “Biz bu meseleleri bugün böyle tartışamıyoruz!” diyeceğiniz felsefi tartışmalar yürütüyor. Aman kaçırılmasın!
Sermet Muhtar Alus ve Natalia Ginzburg, yine birçok kitabını okuduğum yazarlardan ve yine ikisi de, kendi ülkelerinin belli dönemlerini şahane yansıtıyorlar. Melisa Kesmez ise bugünü anlatan, tüm kitaplarını hayranlıkla okuduğum yerli yazarlardan, o yüzden Çiçeklenmeler’i çıkar çıkmaz edindim. Hatta bir kez yalnız, bir kez de başka biriyle birlikte olmak üzere iki kez okudum. O sarı Vosvos galiba hep aklımda kalacak, bize bunu hediye ettiği için sağolsun Melisa Kesmez.
Benim listelerimde şiir kitaplarına pek sık rastlamazsınız. Sebebi şiir sevmemem değil, tüm kitabı okunacak güncel şairlerin varlığının azlığı (nitekim güncel şairlerin kitapları yayımlandığında genellikle okuyorum). Didem Madak ise bir yanıyla hâlâ pek çağdaş, bir yanıylaysa kült oldu bile. Benim içinse bir tur turnusol kağıdı kendisi. Şiirleri sevilmeyebilir mi, elbette, hiç kimse hiçbir şeyi sevmek zorunda değil. Ama şiirleri hakkında “Bu şiir mi? Böyle şiir mi yazılır?” tarzında cümleler duyduğumda, o kişiyle kesinlikle edebiyat konuşmamam gerektiğini bilirim. Bazı şeyler böyledir. (Ve bu sene, bir sebeple onun üç kitabını üst üste okuyordum -tam üçüncüsünü okumaya başladığım gün, hayatımda büyük bir kırılmanın gerçekleştiği gün olarak da şahsi tarihime geçti, ben de bunu böylece kendime not düşmüş olayım.)
Bu sene, yıllardır hiç gitmediğim şehirlere tekrar gitme senesiydi. Malum, bir ülkeye giderken o ülkeye göre bir kitap seçiyorum. 2009’dan beri gitmediğim Milano’ya dördüncü kez gittiğim Ocak ayında, elimde Akşamın Sesleri vardı. 2011’den beri gitmediğim Prag’a yeniden gittiğimde, ne zamandır Kafka okumadığımı düşünerek Dava ile gittim. En son 2018’de gittiğim Londra’ya ise şu hayatta en sevdiğim yazarlardan Jane Austen’ın okumayıp sakladığım son romanını ayırdım: Northanger Manastırı. Çok sevdiğim yazarlarla ilişkim biraz böyledir, bütün kitaplarını bir anda okuyup bitirmeye kıyamam. (Zaten tabakta da en sevdiğim şeyi en sona bırakırım.) Her şeyi hunharca tüketmeye odaklı yaşamın yeni temposuna aykırı bu “bekletme” mantığı, ama bence güzel şeyleri biraz bekletip tadına varmanın da ayrı bir zevki var, yoğunlaştırılmış bir zevk. Ve lakin, işte o zevklerin de bir sonu var tabii. Austen’ın elimde okunmadan bekleyen son kitabıydı Northanger Manastırı. Ama şansıma, bilmeden en nüktedan kitabını ayırmışım sona! Okurken yer yer kıkırdadığım, nefis bir roman. Austen’la tanışmak için de uygun bu bakımdan…
Bu sene, bol bol çocuk kitabı da okudum, küçük adaşım Merin’ime okurken ben de nasipleniyorum diyelim. Yalnız “çocuk kitabı” diye geçmesine akıl sır erdiremediğim kitaplar var ki, Bitmeyecek Öykü de onlardan biri oldu. Bunca senedir nasıl duymadım, okumadım bilmiyorum, bir tavsiye üzerine okudum, ama zamanlaması da öyle bir denk geldi ki, kahramanla beraber bir dönüşüm hikayesinin içinden geçtim. Hayatın ne kadar zor, ama aynı zamanda ne kadar büyülü olduğunu hatırlattı bana. Atreju, sen bir bilgesin, sen gibi olmak zor, ama hayatta birilerinin de bilge kalabileceğini bilmeye ihtiyacımız var. Senin, Sfenkslerden geçerken korkularından kurtulma anın, benim ideallerim arasına yerleşti. Bastian, sense gerçek bir insansın, etten kemikten bir insan, korkularıyla, kibriyle, ihtiyaçlarıyla, sevgisiyle… Seni de aldım, kalbime kattım, artık benlesin. Benim gibi okumamış olanlar varsa derhal bu kitaptan edinsin, çoluğu çocuğu olanlar da okuma listesine eklesin.
Senenin sonlarına doğru, psikoloji üzerine yeniden bir okuma merakı geldi bana, zira sık sık aklımın Jung’a takıldığını fark ettim. Arketipler meselesi yanlış anlaşılmaya ve anlatılmaya çok müsait (hele ki sosyal medyada fink atan günümüz tüccar/spiritüelleri tarafından!), oysa edebiyat başta olmak üzere birçok alanda hakikaten arketipler meselesi önemli bir konu, o yüzden dedim ki en iyisi ben bunu kendisinden okuyayım. Jung kolay okunan biri değil, biraz dağınık yazıyor ama Jung’u anlatan/özetleyenler her ne kadar giriş seviyesi için çok önemli ve gerekli bir iş yapıyor olsalar da, bir noktadan sonra bu isimleri kendi yazılarından okumak lazım bence. Bu bakımdan, Dört Arketip iyi bir başlangıç ve sonrasında Jung’un varoluşçu psikanalizle nasıl bağlantılanabileceğini düşünmek için de iyi bir kapı. (Serde Sartre var, varoluşçuyuz ezelden!) İkinci bir husus: Sosyal medyada dikkat etmişsinizdir belki, sürekli manipülasyon (hem aşk hem arkadaşlık ilişkilerinde), narsisizm, bağlanma tipleri (güvenli bağlanma, kaygılı bağlanma vs.) içerikleri dönüyor, özellikle skeç tarzı komik videolar çok izleniyor, ama “bilgilendirici” içerikler de çok. Çok, çok da, bu “çok”luk biraz kafa karıştırıcı bence. Bu tarz derin meselelerde, bağlamı bilenler için o videolar bir hatırlatıcı veya komik bir izlence keyfi yaratıyor olabilir, ancak birçok kişinin bu konuları sadece bu tarz sınırlı içeriklerden öğrenmesini çok sakat buluyorum. Çünkü hiç basit meseleler değil ve doğası itibariyle sosyal medya, bir şeyi uzuuun uzuuun anlatmaya, bağlamıyla açımlamaya müsait değil. Haliyle, değil reel’larla, 20-30 dakikalık YouTube içerikleriyle bile bu tarz konuları ya da böyle ekol isimlerin yapıtlarını anlamak mümkün değil, onlar sadece başlamak için fikir verebilir. O yüzden, eğer bu konularda merakınız varsa bence kendinize bir iyilik yapıp bu konuda klinik psikolog, psikoterapist, psikolojik danışmanlık gibi konunun uzmanı kişilerce yazılmış kitaplara bakın. Bilhassa İletişim’in Psykhe serisi çok başarılı örneklerle dolu, ki benim okuduğum iki kitap da oradandı. (Özellikle Bağlanma Korkusu’nu beğendim, yazım tarzı da gayet kolay anlaşılır.)
Bu sene okuduğum iki deneysel işe değinerek bitireyim: Birçok yazar, “grand” şeyler yazmak, ses getirmek istiyor hâlâ. Deneysel işlere cesaret edebilenlerse pek az. Bu bakımdan, “bölünmüş gerçeklik” üstünden bir kitap tasarlayan Cem Akaş’ın Sözcüklerin Anlamı kitabı bana iyi geldi, nihayet ne zamandır okumadığım tarzda bir şey okumuş oldum. Deniz Yılmaz ise bir “robot şair” olarak zaten başlı başına bir deney ürünü, internette aratarak nasıl değişik bir iş olduğunu görebilirsiniz. (Kitapta ilk sırada yer alan şiir de bence en iyi şiiri.)
Gerek deneysel gerek seveceğim garanti kitaplarla bir seneyi daha kapattım. Verimli seneydi, daha nicesine!
| Harp Zenginin Gelini | Sermet Muhtar Alus | Kapra |
| Akşamın Sesleri | Natalia Ginzburg | Can Yayınları |
| Rüyamdaki Sofralar | Selim İleri | Doğan Kitap |
| Kokotlar Mektebi | Hüseyin Rahmi Gürpınar | İş Bankası Yayınları |
| Çiçeklenmeler | Melisa Kesmez | İletişim Yayınları |
| Diğerleri Gibi | Deniz Yılmaz | Blok Art Space |
| Harun ile Öyküler Denizi | Salman Rushdie | Can Yayınları |
| Süt ve Kömür | Ralf Rothmann | YKY |
| Bir Gece | Grégoire Solotareff | Can Çocuk |
| Cadı | Hüseyin Rahmi Gürpınar | İş Bankası Yayınları |
| Elmer ve Büyükbaba Eldo | David McKee | Mundi Çocuk |
| Elmer ve Süper El | David McKee | Mundi Çocuk |
| Fahişe Çika | Thomas Korovinis | İstos |
| Yaz Düşleri Düş Kışları | Tomris Uyar | Can Yayınları |
| Sevgi Canavarı ve Son Çikolata | Rachel Bright | 1001 Çiçek Kitap |
| Kadın Yok Savaşın Yüzünde | Svetlana Aleksiyeviç | Kafka Kitap |
| Hayalperest | Mark Janssen | Can Çocuk |
| Dava | Franz Kafka | İletişim Yayınları |
| Devrim Mutfağı | Bengi Başaran, Umur Talu | Kafka Kitap |
| Grapon Kağıtları | Didem Madak | Metis Kitap |
| Ah’lar Ağacı | Didem Madak | Metis Kitap |
| Pulbiber Mahallesi | Didem Madak | Metis Kitap |
| Macbeth | Shakespeare | Can Yayınları |
| Asla Asla Asla | Linn Strømsborg | Mundi |
| Boşluk | Anne Llenas | Nesin Yayınevi |
| Bitmeyecek Öykü | Michael Ende | Pegasus |
| Duygusal Manipülasyon | Pascale Chapaux-Morelli, Pascal Couderc | İletişim Yayınları |
| Bağlanma Korkusu | Stefanie Stahl | İletişim Yayınları |
| İslami Feminizmler | der. Zahra Ali | İletişim Yayınları |
| Northanger Manastırı | Jane Austen | Can Yayınları |
| Sözcüklerin Anlamı | Cem Akaş | Can Yayınları |
| Dört Arketip | Karl Gustav Jung | Metis Kitap |
Keyfi okumalardan ayrı tuttuğum, bir de “editlerken okuduğum” kitaplar var. Haliyle, onlarla ilişkim biraz daha başka. Bir kere, normal okumaya göre daha derin oluyor o okumalar, bir de pek tabii başka bir ilişki yürütülüyor. O yüzden onları ayrı göstermenin daha doğru olduğuna inanıyorum. Bu listede neler var derseniz, Nejat İşler’in Miras‘ı, galiba yaptığıma en mutlu olacağım kitaplardan biri. Çünkü bir yolculuk hikâyesi, çünkü bir 2000’ler hikâyesi, çünkü bir zamanların saflığını yansıtıyor. Evrim Kuran’ın Cetvel‘i, onun ilk edebî nitelikteki kitabı olarak diğerlerinin arasından sıyrılırken, bana da editleme esnasında nice sevdiğim yazarı, kitabı hatırlama vesilesi oldu. Rayka Kumru’nun Çocuğumla Nasıl Konuşurum?‘u ve Selçuk Şirin’in Yetişin Babalar kitapları ise çocuk gelişimi konusunda, alanının ilki olan kitaplar, o yüzden onları hazırlamak ayrı bir gurur kaynağıydı benim için. Bu konularda gidecek çok yolumuz olduğu aşikar, ama başlangıçlara vesile olmak da bir o kadar keyifli. Sevgili Oğul Türkkan’ın, Beril Ateş’in harika çizimleriyle süslenen Ne Yediysem Oyum’u ve Cenk Girginol’un uluslararası ödüllerle bezenmiş Topraktan Fincana Kahve ve Fincandan Lezzete Kahve‘si ise yeme-içme merakıma denk düştüğü kadar, ilginin (ve haliyle yalan yanlış bilginin) pek hızlı arttığı gastronomi alanında çok kıymetli bilgilere bizi ulaştırdığı için hazırlamaktan ayrıca mutlu olduğum kitaplar. Kendime bir dilek tutayım madem: Umarım yeni yılda yine kişisel açıdan da mutlu edecek kitapları hazırlama mutluluğuna erişirim!
| Çocuğumla Nasıl Konuşurum? | Rayka Kumru | Mundi |
| Bir Mutluluk Reçetesi | Selçuk Şirin | Mundi |
| Yetişin Babalar | Selçuk Şirin | Mundi |
| Ne Yediysem Oyum | Oğul Türkkan | Mundi |
| Topraktan Fincana Kahve | Cenk Girginol | Mundi |
| Fincandan Lezzete Kahve | Cenk Girginol | Mundi |
| Miras | Nejat İşler | Mundi |
| Cetvel | Evrim Kuran | Mundi |
Birazcık da izlenenler: Neler izledim?
Her zamanki gibi, iyi bir izleme performansım yok. (Çok şaşırtıcı oldu, değil mi?) Amaa, yine de bazı mesafeler kat edildi: Trendleri müthiş yakından takip eden bünyem, 2024’ün sonunda başladığı Avrupa Yakası’nı Kasım sonu gibi, yani bir yılda bitirdi. Bence muazzam başarı! Neyse, bu popüler kültür mevzuuna aşağıda değineceğim, ama önce öneri filmlerime gelelim.
Emilie Blichfeldt’in The Ugly Stepsister’ı, biraz body horror içermesine ve benim her türlü korku filminden gerçekten çok çok korkmama rağmen izlediğim ve “İyi ki izledim!” dediğim bir iş oldu. Külkedisi masalını, bu kez hor görülen çirkin üvey kardeşin gözünden anlatan bu filmi, eğer benim gibi twisted masal anlatılarını veya ters yüz edilmiş anlatıları seviyorsanız beğenme ihtimaliniz yüksek. Wim Wenders’ın Perfect Days‘i zaten aldı yürüdü, Japonya’da karakterin her akşam yemek yediği yer meşhur oldu filan. Ama geride bende kalan his, gerçekten filmin sadeliği, o sadeliğin verdiği his. Tıpkı o, “komorebi” kelimesinde somutlaşan gibi. Bir de tabii “Ichi go, ichi e”, yani her anın sadece bir kerecik yaşanabileceği ve o yüzden o anın farkına varılması gerektiği fikri. Bu, Japon felsefesindeki wabi-sabi mantığını bilenlerin zaten hiç şaşırmadığı bir deyiş olmuştur, ama filmi izleyen birçok kişi için de Japon zen’ine giriş niteliği taşımıştır diye düşünüyorum. Peter Farrelly’nin Green Book‘u ise ABD’nin siyahlara karşı ırkçılığı yoğun ama artık daha maskeli şekilde sürdürdüğü, 60’lı yıllardan gerçek bir hikaye. Donald Shirley isimli virtüöz piyanistin maruz kaldığı muamele ve onun şoförlüğünü üstlenen İtalyan asıllı Amerikalı Tony Lip’in geçirdiği dönüşüm, aktarılış tarzı bakımından şahaneydi, hikaye zaten çok iyiydi.
İki “çocuk filmi”nden Kung Fu Panda, zaten herkesin sevdiğine emin olduğum bir film. Bazıları büyüyünce böyle filmler izlemekten utanıyormuş yalnız, çok şaştım! Ben seve seve çocuk filmi-kitabı takip ediyorum hâlâ. Keza bu sene okuduğum Bitmeyecek Öykü’nün film versiyonu, Wolfgang Petersen’ın çektiği The Neverending Story‘yi izlemek de hoştu, ama kitabın sadece 2/5’lik kısmını aktarması, üstelik de sonunu değiştirerek aktarması beni biraz gıcık etti 🙂 Tamam, filmler nadiren kitabı tam manasıyla yansıtır, ama bu kadarı “çok fazla” eksiklikti. Yine de, iyi ki izledim, o ayrı. Ha, bir de her sene izlediğim Dangerous Liaisons‘u da atlamayalım, zaten bu sene de gene izleyeceğim. Ayrıca Ağır Roman‘ı da yıllar sonra tekrar izledim, vallahi çok da iyi geldi. Sonra, gelelim meşhur üçlemeye, Godfather üçlemesini sinemacı bir arkadaşım sayesinde pek güzel hatmettim, hani böyle sanki 20 yıldır filmi döne döne izlemişim, repliğini ezberlemişim gibi “ortamlarda satmalık” enva-i çeşit detayını öğrenerek! (Favori seçmekte de zorlandım bu arada, ama galiba ilk film favorim.)
Hazır laf popüler işlere gelmişken, biraz şu popüler kültür konusunda düşündüklerimi de söyleyeyim: Şöyle ki, ben uzun süre popüler kültürü önemsemedim. Evde hiç oturmayan biri olarak, o zamanlar diziler sonradan YouTube’a yüklenmediği veyahut platformlarda istediğimiz zaman izleyebileceğimiz şekilde beklemediği için, daha lise yıllarında dizilerden ve genel olarak TV’den kopmuştum. “Ben hep belgesel” filan değil yani, belgesel dahil, komple kopmuştum, TV ile bir ilişkim kalmamıştı. Sonrasında o kopukluk epey devam etti. Bir eksikliğini de hissetmiyorum diye düşünüyordum. Ta ki, popüler kültürün ne kadar önemli bir gösteren olduğunu fark edene dek… Özellikle Funda Şenol sağolsun, birçok insanın çalışmaları kafamı açtı bu konuda, hatta kafamı açmakla kalmadı, önemini kavrattı. 1950’lerde nelerin popüler olduğunu biliyor ve hevesle inceliyordum da, 2010’lardan, 2020’lerden neden bu kadar habersizdim, illa tarihî olunca mı ilgiye layık oluyordu? Özeleştirimi verdim yoldaşlar, geriden geriden de olsa bir yandan bu eskilere bakmaya, bir yandan Kızılcık Şerbeti, Bahar gibi güncel dizileri izlemeye vakit ayırdım 2025’te. Gerçi “izlemek” doğru tabir mi bilmiyorum, itiraf edeyim ki öyle 2,5 saatlik dizi bölümlerini her hafta oturup izleyebilecek bir sabır yok bende, olsa zaten film izlerim! Ama en azından 1.25 hıza alarak (ki anca normal hıza geliyor zaten öyle), yemek yaparken, yürürken filan radyo tiyatrosu gibi dinledim, ara ara göz attım. Ki takip etmeme yetti de bence. Artık en azından hangisi, neyi anlatıyor biliyorum.
Şimdi başa dönüp en şaşırdığım şeyi söyleyeyim: Benim Avrupa Yakası’ndan hiç haberim yokmuş yahu! “Modern” gibi gözüken, yaşayan, ama işine gelince gayet geleneksel değerlere saplanan, kızıyla oğlu arasında ayrım yapan, eğitimli ve çalışan bir kadına dahi “Bizim evimiz, bizim kurallarımız” dayatmasıyla gelen, onu her şeye izin alma mecburiyetiyle yaşatan anne-babaları ne güzel anlatmış meğer! Nişantaşı’nda geçiyor diye hiç böyle bir konusu olduğunu düşünmemiştim, eh, o da benim önyargım olsun diyeyim. Ama izleyince gerek Türkiye’deki aile yapısı gerek işyeri ortamındaki gereksiz tipleri çok da güzel ele aldığını gördüm. Ayrıca biraz “tam da yeni Türkiye olmayan Türkiye” zamanlarının nostaljisini yaptım ve doğrusu çok iyi geldi. “Dizilerde içki, sigara bile yok şimdi”ye bağlamak istemiyorum, çünkü konu ondan ibaret değil, ama genel olarak sahiden bambaşka bir dönemmiş, bunu tekrar anladım. Başka şeyler de anladım da, sözün özü, geçen seneye kadar Avrupa Yakası’nı tek bir bölüm bile izlememiş olan ben, artık hepsini biliyorum! Hatta o bitince Yalan Dünya’ya başladım, böle böyle birkaç yıla popüler kültür açıklarımı kapatacağım inşallah!
