2023 benim için öyle fırtınalı geçmişti ki, “keyfine” kitap okumalarım pek azalmıştı. Bütün gün yeni kitap dosyaları okurken/editlerken akşam da kitap okumak bazen kolay değil, kimi gün daha fazla tek bir harf bile görmek istemediği oluyor insanın. Belki de o yüzden, “iş gereği” değil, keyfine okumalar iyice kıymet kazanıyor yayıncılık dünyasında.

Bu sene, yine farkında olmadan ve kasti olarak seçmeden de olsa, kadın yazarları daha çok okumuşum. Doğduğumuzdan beri erkek yazar, erkek yönetmen, erkek müzisyen diline aşina kaldığımızdan belki, artık “başka bir dil” arıyor insan. Çoğu erkeğin, kadınların yazdığı kitapların dünyasına girmekte zorlandıklarını biliyorum, kimi dürüstçe söylüyor kimisi kabul etmiyor, ama eski tabirle “intibak” edemiyorlar bu dünyaya. Bu da tuhaf değil. Zira, kadınlar bile, kadınların ürettiklerine çok uzak dururlarsa o dünyanın içine yıllar sonra girmekte zorlanabilirler. Belki de tam da bu yüzden, başka kültürleri, başka dünyaları, başka dertleri, başka analizleri anlamak için bile isteye, belki bazen yabancı bir dilde okurken olduğu gibi birazcık zorlanarak da olsa kadınların ürettiklerini okumak/izlemek/dinlemek gerek.
Bu sene okuduğum yeni kitaplar içinde beni en çok etkileyen, şaşırtıcı da olmayan şekilde, Simone de Beauvoir’ın Ayrılmaz İkili‘si oldu. Simone de Beauvoir benim için zaten idol bir isim, ama şu bir gerçek ki, kendi hayatını çok yoğun biçimde yansıtan bu romanın çok başka bir incelik, çok derin bir hassasiyet var. Gözlemleri de, onları aktarma becerisi de beni hayran bıraktı. En sevdiğim yazarlardan biri olan Annie Ernaux’nun Genç Adam’ıysa, diğer eserlerine kıyasla bende çok daha az bıraktı diyebilirim. Fakat elbette yine de Ernaux’nun her kitabını ayıla bayıla okumaya devam edeceğim! Tomris Uyar’ın Otuzların Kadını kitabı da, Simone Hanım’ınkine benzer şekilde, ciddi otobiyografik/ailevi izler taşıyor ve bence çok başarılı, hatta diğer kitaplarından hayli daha başarılı. (Tomris Hanım’ın yer yer seçkinci halleri başka bazı öykülerde beni biraz rahatsız etse de, bu kitapta o hissi hiç almadım.)
“Yeme içme” kitaplarına gelince, Silva Özyerli’nin Amida’nın Ruhu kitabı, tıpkı daha önceki Amida’nın Sofrası kitabı gibi, beni canevimden vurdu. Aslında bunu bir “yeme içme kitabı” olarak belirtmemin tek sebebi, içindeki muhteşem likör tarifleri. Türkiye’nin sayılı likör ustalarından biri Silva Özyerli. Yine de -hem de bu ustalığına rağmen!- bu kitaptan likör tariflerini çıkarsanız muhteşem bir Türkiye panaroması okuyor olacaksınız. O yüzden, yeme içmeyle ilgili olmaya gerek yok, bence Özyerli’nin iki kitabını da bu toprakların insanına dair vesikalar okumak isteyen herkes mutlaka okumalı.
Bunun belki bir benzeri de Tülin Ural’ın Sofranın Sergüzeşti kitabı için geçerli. Siyasetten tarihe, edebiyattan güzel sanatlara, “yemek” üstünden değmediği konu kalmıyor ve bence çok okunaklı yazmasının yanı sıra, okuyana “bir çerçeve sunarak”, bir altyapı yaratacak şekilde veriyor. Bu bence büyük başarı ve tam da üniversite hocalarında olması gereken (ama ne kadarında bulunduğu muamma) bir haslet. Bu açıdan, yine ister yeme içmeyle ilgili olunsun ister olunmasın, genel kültür namına bile okunsa insana çook şey katar.
Bunlar “mutlaka okunmalı” dediğim kitaplar, ama genel olarak beğendiğim diğer kitapları da listede kalın’la vurguladım.
Gelelim “güvenli limanlarım”a… Her sene, çok sevdiğim birkaç kitabı yeniden okur, hâlâ o kadar seviyor muyum diye bakarım ya da bazen, tıpkı sevdiğim bir yemeği canımın çekmesi gibi, bir kitabı canım çeker, onu okurum. O yüzden, listenin sonlarındaki italik ve kalın yazılmış kitaplar, işte bu “Yine okudum, yine çok beğendim” kitapları. Yani diğerlerini bir öneriyorsam, bunları üç öneriyorum!
Hayatta, kitapların verdiği keyif ve dinginlik kadar olumlu etkisi olan herhalde pek az şey vardır, en azından “bence”. Dileğim mümkün olduğunca fazla insanın da bu keyifle tanışması, umarım bu kitapların bazıları buna vesile olur…
| Bilinmeyen Sular | Mevsim Yenice | Can Yayınları |
| Sevgili Michele | Natalia Ginzburg | Can Yayınları |
| Gulyabani | Hüseyin Rahmi Gürpınar | Everest |
| Genç Adam | Annie Ernaux | Can Yayınları |
| Sofranın Sergüzeşti | Tülin Ural | Everest |
| Lady Susan | Jane Austen | Can Yayınları |
| Amida’nın Ruhu | Silva Özyerli | Aras Yayınları |
| Otuzların Kadını | Tomris Uyar | Can Yayınları |
| Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri | Edouard Louis | Can Yayınları |
| Bira | Rick Kempen | Kolektif Kitap |
| Watson Ailesi | Jane Austen | Can Yayınları |
| Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi | Güzide Sabri | Can Yayınları |
| Kadehte Rakı Beyazı | Burkay Adalığ | Epsilon |
| Ayrılmaz İkili | Simone de Beauvoir | Can Yayınları |
| Türk Kültüründe Kadın Şaman | Fuzuli Bayat | Ötüken |
| Silinmiş Sahneler | Hakan Bıçakcı | İletişim Yayınları |
| İpek ve Bakır | Tomris Uyar | Can Yayınları |
| Yürekte Bukağı | Tomris Uyar | Can Yayınları |
| Metal Yorgunluğu | Tomris Uyar | Can Yayınları |
| Aramızdaki Şey | Tomris Uyar | Can Yayınları |
| Fil Gözü | Mevsim Yenice | Can Yayınları |
| Cunta Kızı | Şule Çiltaş | İletişim Yayınları |
| Şıpsevdi | Hüseyin Rahmi Gürpınar | Özgür Kitap |
| Mutfak Zevkinin Son Günleri | Refik Halid Karay | İnkılap |
| Tol | Murat Uyurkulak | Metis |
| Erkeklik Krizi | Damla Topbaş | İletişim Yayınları |
| Sanditon | Jane Austen | Can Yayınları |
Şimdi, izninizle “editör kimliği”mle de bazı kitaplar önereyim: Bu kitapları bir “keyfi okuma” gereği olarak değil, iş için okuduğum aşikâr, fakat kriterim şu, “Bu kitapları keyfi olarak da okur muydum, okusam önerir miydim?” (Bir yazar için herhalde bütün kitapları çocuğu gibidir de, bir editör için bazıları en azından kuzen filan gibi olabiliyor!) Gerçi bu konuda da birçok kitap saymam mümkün, ama burada artık arsızlık etmeyip yalnızca en, en, en olanları paylaşmam gerek: O kitapların başında, Kırk Kat Baklava Tarihi geliyor. Hayatımda hazırladığım en zor 2 kitaptan biriydi, fakat onu hazırlarken öğrendiğim muazzam bilgiler bu zorluğu acayip keyifli hale de getirdi. Herhalde editörlüğünü yapmış olmaktan her zaman gurur duyacağım. Bir yemek, obje, kişi üstünden bir coğrafyanın tarihî kesitini okumak bana hep heyecan veriyor, özellikle de gündelik hayat tarihi… İşte bu kitap, bir bakıma, bu coğrafyanın tarihini bir tatlı üstünden anlatıyor. (Monografi sevenler beni anlayacaktır!)
Yaptığıma çok mutlu olduğum bir diğer kitap, Can Bonomo’nun Ateşli Silahlar ve Bilardo‘su. Can, yazmayı gerçekten biliyor, burada sırf duygusal bir şeyden bahsetmiyorum, yani teknik ve matematik anlamıyla da biliyor. Mizahı herkese uymayabilir, ama bana şahsen acayip uyduğu için kıkırdayarak editlediğim bir kitap oldu bu ve kesinlikle bir okur olarak alıp okusaydım da başkasına önerirdim.
Emre Özarslan’ın Neden Böyleyim? Nasıl Değişebilirim?‘i ise beni çok etkileyen bir kitap oldu. İlk başta “kişisel gelişim” kitabı gibi tınlayabilir adı, ancak değil. Özarslan, Jung’dan ilham alarak, “Bir yetişkinler okulu olsaydı, içinde hangi felsefeciler, düşünürler, psikologlar, biliminsanları, sanatçılardan ders almak isterdim?” diye düşünüp, birçok metni tarayarak bence harika bir “yetişkinlik okulu” kurmuş. Yetişkin olmak kolay değil, bu anlamda böyle denemelerden oluşan bir kitap bence çok tatlı bir fikir.
Bunların dışında, Mundi’den bu sene çıkan Bakışınızı Değiştirecek 10 Deney: İnsan, Seks Yapma Hakkı, Anlamsızlık Hissi, Neyi Nasıl Pişirelim?, Nöropazarlama, Başarılı Bir Kadın Olduğum İçin Özür Dilerim, Bitkilerle İyi Geçinme Rehberi, Katre ve Mutlu Sağlıklı Zihinler‘e de bakmanızı canı gönülden öneririm.
_________
Gelelim izlenenlere… Vallahi utanarak söylüyorum, bu yıl izleme listem fapfakir, fasfakir. Fakat bu kadar az şey izlemiş olabilir miyim ya? Acaba bazılarını listelemeyi mi unuttum diye de bi düşünmedim değil!
Ben bu sene, hiç yapmadığım bir şeyi yapıp, ilk defa Türk dizilerini de takip etmeye başladım. (O yüzden ilk defa Türk dizileri üstüne de yorum göreceksiniz bu listede, haydi hayırlısı!) “Popüler kültürün önemini daha yeni mi anladın, hıh!” demeyin yalnız reca ederim, ben onun önemini anlamamış (ya da hor görüyor) değilim de, hani anca sıra geldi diyelim. Fakat bu dizileri 1,25 hatta bazen 1,5 hıza alıp izlediğimi de inkar edecek değilim. (evet, tabii ki hepsini YouTube’dan izliyorum!) Bununla ilgili konuşurken, sevgili senarist arkadaşım Ezgi çok haklı bir biçimde şunu söyleyerek gözümü açtı: “Balım, biz bütün o dizileri bir yandan sofra kurup sofra kaldıran, ütü yapan, ortalık toplayan, çocuğunun ödevine yardım eden annelerin de göz ucuyla takip edebileceği ritimde yapmak zorundayız.” (Evet, ağzıma ağzıma vurdu da diyebiliriz!) Bu açıklamadan sonra ben de “Niye o kadar uzun bakışıyolar yieaaa” demeyi bıraktım, hızlandırdım, böylece herkes mutlu oldu!
Kızılcık Şerbeti, özellikle konusu, yarattığı ve ilk defa göze soktuğu bazı gerçeklerle çok popüler olmuştu, sosyal medyadan görüyordum, biraz haberdardım yani, ama izleyince türkiye için niye sıradışı bir iş olduğunu anladım. Gerçi ilk (ve hadi ikinci sezonun ilk yarısı diyelim) çok daha iyiydi ama, neyse, TV dizi kültürüne katkısı bakımından gene de çok olumlu buluyorum. Favorim Nursema karakteri, gittikçe de derinleşerek evriliyor bu karakter, çok hoşuma gidiyor. (Ve şimdilerde de Asude Hanım karakterini beğeniyorum.)
Bahar, bir Kore dizisinden uyarlama, ama hem de nasıl güzel bir uyarlamaydı. İlk sezonunu yazın fiti fiti izledim/dinledim. Gel gelelim, ikinci sezonda klasik bir dramaya bağlamış olması sebebiyle galiba rafa kaldıracağım. (Zaten YouTube’a koymayı da bıraktılar!) Yine de, o ilk sezondaki konuların da, bunların komediyle karışık verilişine de, Demet Evgar’ın oyunculuğuna da kocca bir bravo doğrusu.
Kızıl Goncalar ve Şakir Paşa Ailesi, televizyonda bence en sıkı, en ümit vaadeden işler uzun vadede, ama nasıl gittiğini göreceğiz.
Popüler kültür eksikliğimi kapatmanın bir halkası olarak da, -gülmeyin!- Avrupa Yakası‘na başladım. Evet, ben Avrupa Yakası’nı bir bölüm bile izlememiştim. Çünkü ne lisede ne de üniversitede televizyonla bir bağım vardı. Zaten evde durmazdım ki! E o zamanlar da YouTube’dan izlenemiyordu bunlar. Haliyle ben de Hatırla Sevgili, Aşk-ı Memnu, Avrupa Yakası gibi ben birçok ünlü diziyi tek bir bölüm izlemedim işte. Sonra pandemi zamanı, en yakın kız arkadaşlarımdan ikisinin “Ay artık izle!” ısrarlarıyla Aşk-ı Memnu’yu izledim. Geçenlerde de, sürekli espilerini, karakterleri bildiğimi sandığım Avrupa Yakası’na başladım. Ve fark ettim ki, tamam bazı esprilerin oradan çıktığını biliyormuşum ama, diziden daha nice esprinin yayıldığının hiç farkında değilmişim! En ama en önemlisi de, ayol bu dizi “modern görünümlü geleneksel” ailelerin kızlarına yaptığı baskı hakkındaymış! Aaaa, ben bir şaş, ben bir şaş! Ne bileyim, Nişantaşı, lifestyle dergisi filan deyince o kadar aklıma gelmemiş ki bu! Okutulan edilen ama bayağı bayağı sevgili edinmesine bile izin verilmeyen bir baş karakter çıktı karşıma. Annenin oğlunu kayırışı filan, öyle güzel, öyle isabetli şeyler var ki, “Bildiğini sandığın şeylere dön bi daha bak Merin!” dedim kendime. Ay bir de yalan yok, kıyafetlere filan bakarken bir yandan kıkırdıyor, bir yandan televizyonda içki, eğlence vs.nin gayet normal bulunduğu yıllara yanıyor, bir yandan da kendimi yeniden üniversitede hissediyorum; nostalji yaşım gelmiş a dostlar!
Neyse, bunca geyikten sonra birkaç ciddi öneride de bulunayım. Geçen sene izlediğim anime Ooku‘yu yine izledim ve yine çok beğendim. Hâlâ izlememiş olan varsa mutlaka izlesin! Kimler Geldi Kimler Geçti ve Kuvvetli Bir Alkış eğlencelik, çıtır çerez işler, akıl dağıtmak için bire bir; tabii Emily In Paris de. Crown her zaman canımız ciğerimiz. The Empress ise meşhur Avusturya İmparatoriçesi Sisi’yi anlatan çok güzel bir iş. Rings of Power‘a kim ne kadar sayarsa saysın, söverse sövsün, bu sene izlerken beni en mutlu eden şeydi, kimse kusura bakmasın!
Cem Karaca’nın Gözyaşları filminde İsmail Hacıoğlu’nun hem oyunculuğuna hem vokal yorumuna hayranlıkla bakakaldım, ağzım açık izledim, izlememiş olan varsa mutlaka izlesin! Son olarak, en klasik filmlerden biri olsa da Şeytan’ın Avukatı‘nı ben hiç izlememiştim, bu sene klasik listesinden bir de onu eledim.
Şimdi niyetim, umarım yılbaşı tatilinde fırsat bulursam şu Yüzyıllık Yalnızlık uyarlamasını izlemek, haydi bakalım!
